Kahramansız Yaşayamayanlar

 


Yaratılmışlar içinde birbirine en çok ihtiyaç duyan canlı insandır. Daha ilk adımını atarken bir el arar. Büyür; öğretmenine güvenir, patronuna, komutanına, hocasına, siyasetçisine, sevdiği yazara ya da örnek aldığı birine kulak verir. İsimler değişir ama ihtiyaç pek değişmez. 

Zor zamanlarda önümüze düşecek, bize yol gösterecek birini ararız. Belki de bu yüzden tarih, yalnızca savaşların ve devletlerin hikâyesi değil de; aynı zamanda kahramanların hikâyesidir.

Çocuk kahramanını çizgi filmlerde bulur. Yetişkin ise onu televizyon ekranlarında, meydanlarda, sosyal medyada, tarih kitaplarında ya da bazen kendi ailesinde arar. Yaş ilerler, kahraman değişir; ama insanın birine inanma ve yaslanma ihtiyacı kolay kolay değişmez.



Hepimiz büyürken ve gelişirken aldığımız örnekler vardır, bu da son derece doğaldır. Sorun, bir insana hak ettiğinden fazla anlam yüklediğimiz gün başlıyor. Çünkü o andan sonra karşımızdaki kişi insan olmaktan çıkıyor; hata yapmaması, eleştirilmemesi ve sorgulanmaması gereken birine dönüşüyor. Hayranlık yerini bağlılığa, bağlılık da zamanla körlüğe bırakıyor.

Dünyanın her yerinde bu manzara değişik şekillerde devam eder.

Bir ülkede ekonomik işler iyi gidiyorsa bütün başarı tek bir lidere yazılır. Aynı ülkede işler bozulduğunda bütün suç yine aynı kişiye yüklenir. Oysa ne başarı tek kişinin eseridir ne de başarısızlık. 


Bir fabrikanın ayakta kalması için yüzlerce insan çalışır. Bir hastanenin işlemesi binlerce kişinin emeğine bağlıdır. Bir okulun başarısı yalnızca müdürün değil, öğretmenin, öğrencinin ve ailenin ortak çabasıdır.  Devlet dediğimiz yapı da bakanlıklarıyla, belediyeleriyle, mahkemeleriyle, üniversiteleriyle, memurlarıyla ve milyonlarca vatandaşıyla çalışır.

Ama biz uzun hikâyeleri sevmeyiz. Tek bir kişi bulur, sonra bütün hikâyeyi onun üzerinden anlatırız.

Eski destanlarda hayatın akışına uymayan savaş ya da kahramanlık anlatıları, dinî anlatımlar, hepsi olağanüstü güçlere sahip insanlar olarak anlatılır. Sanki korkuları bastırmak için anlatılmış hikâyeler gibi.

Yıllar, kahramanlık alanlarını da değiştirdi. Eskiden ejderhayı öldürecek kahraman beklenirdi; bugün ise ekonomiyi düzeltecek, adaleti sağlayacak, eğitimi kurtaracak, ülkeyi ayağa kaldıracak tek kişiyi bekliyor.

Sonra o insanlar, taşıyamayacakları yüklerin altına giriyor. Çünkü hiçbir insanın omuzları bu kadar ağır bir yükü taşıyacak kadar güçlü değil.

Bir kişi tüm sorunları çözebilir mi? Ya da bu bir kişiden istenebilir mi?

Gemi sağlam olmalı, devlet de. Lider önemlidir. Ama sistem ondan da önemlidir. En çok da kriz zamanlarında bunu unuturuz.

Hayat yolunda giderken kurallardan söz ediyoruz; işler bozulunca kurtarıcı aramaya başlıyoruz. Ekonomi kötüleştiğinde "Bizi kim düzeltecek?" diye soruyor, deprem olduğunda "Kim gelecek?" diye bekliyoruz, siyaset tıkandığında ise "Birisi çıksa da her şeyi toparlasa." demeye başlıyoruz.


Bu masum sorular aslında tehlikeli düşüncelerdir.  Bir kişiden her şeyi çözmesini isteyen toplum, zamanla ona her şeyi yapma hakkını da vermeye başlar.

Güç büyür, büyümesi için de biraz umut, biraz korku, biraz da çaresizlik yetiyor. Bir süre sonra insanlar, sevdikleri kişiyi eleştirenleri dinlemek istemez hâle gelir. Çünkü eleştiriyi bir fikir ayrılığı olarak değil, kendine ve görüşüne yönelmiş bir saldırı gibi görür. Bir insanı eleştirmek başka şeydir, ona düşman olmak başka. Bir siyasetçiyi desteklemek başka şeydir, onun hiç hata yapmayacağına inanmak başka.



Bu kaybedildiğinde konuşma biter, konuşma bitince de slogan başlar.

Tarihte nice hükümdarlar kendilerini vazgeçilmez sandı, nice komutanlar yenilmeyeceklerine inandı. Nice yöneticiler devletle kendi adlarını aynı şey zannetmeye başladı. Fakat hiçbiri sonsuza kadar sürmedi. Çünkü insan fani, kurumlar kalıcı.

Devlet kurallarla yönetiliyorsa seçim sonuçları hayatı altüst etmez. İnsanların güven duygusu da burada doğar. Bir lidere güvenmek başka şeydir, sisteme güvenmek başka. Birincisi kişiye bağlıdır; ikincisi geleceğe. Ama devlet rövanş devletine dönerse her şey mecrasından çıkıyor.

Gelişmiş ülkeleri ayakta tutan şey iyi siyasetçiler değil, kötü bir siyasetçi geldiğinde sistemin tamamen çökmemesidir. Kurallar kişilere göre değişmez, mahkeme mahkeme gibi çalışır, üniversite üniversite gibi, belediye belediye gibi. İnsanlar da bilir ki devlet, bir kişinin ömründen daha uzundur.

Türkiye'de ise çoğu zaman tam tersini yaşıyoruz. Seçim yaklaşınca projelerden çok liderler konuşuluyor. Ekonomiden çok isimler tartışılıyor. Kanundan çok onu kimin teklif ettiği önemseniyor. Bir fikir, doğru olduğu için değil, bizim taraftan geldiği için destekleniyor; aynı fikir karşı taraftan geldiğinde ise peşinen reddediliyor.



Düşüncenin yerini tarafgirliğin alıyor. Oysa doğru sözün sahibi değil, doğruluğu önemlidir. Yanlış da kimden gelirse gelsin yanlıştır.

Bunu da kabul etmek öyle kolay olmuyor. İnsan sevdiği kişiyi korumak ister, hepimiz bunu yaparız. Ailemizi, dostlarımızı, desteklediğimiz insanları savunma eğilimindeyizdir. Burada sıkıntı, sevdiği insanı gerektiğinde eleştirememek. Kendimizin ve kendi tarafımızın eksiklerini görebilmek.

"Demokrasi sandıktır." sözü tek başına anlamsızdır. Seçim, işin başlangıcıdır. Asıl mesele seçimden sonra da konuşabilmek, tartışabilmek, eleştirebilmek ve hesap sorabilmektir. Bir lideri güçlü yapan şey, alkışların çokluğu mu, eleştiriye ne kadar tahammül edebildiği mi?

Çünkü özgürlük, sadece bizim gibi düşünenler için olduğunda özgürlük olmaktan çıkar.



Türkiye'nin yakın tarihi bunu bize defalarca gösterdi.

Padişahtan medet umduk, bir dönem paşalardan, bir dönem seçilmiş siyasetçilerden, bir dönem askerlerden, bir dönem de farklı toplumsal hareketlerden. Her görüş kendi kurtarıcısını aradı. Her kuşak, içinde bulunduğu ortamdan çıkışı güçlü bir iradede bulmaya çalıştı.

İsimler değişti. Sloganlar değişti. Ama beklenti aynı kaldı.

"Birisi gelsin ve her şeyi düzeltsin."

Bu beklenti anlaşılır; ekonomik krizler, darbeler, terör, kutuplaşma, doğal afetler ve siyasi gerilimler insanlarda güven duygusunu zedeliyor. Gelecek belirsiz görülünce uzun tartışmalar yerine hızlı çözümler devreye girer. Çünkü kurum inşa etmek sabır ister; oysa bir kurtarıcıya inanmak daha kolay.

Bir insanı büyütmek, bir fikri tartışmaktan daha kolaydır ama tehlikesi de büyüktür.

İnsan sürekli alkışlandığında ya da çok uzun yıllar oturduğu koltukta hata yapabileceğini unutabilir. Çevresindekiler yalnızca onay veren insanlardan oluşmaya başladığında ise yanlış kararlar vermesi kaçınılmaz olur.

Bu yüzden mesele yalnızca liderlerin karakteri değildir; onları kuşatan kitlelerin karakterleri ve değişimleridir. "Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır." Bu, sadece yöneticilere yönelik bir uyarı gibi okunur ama aslında liderlerin arkasındaki kitleler için daha geçerlidir.

Mutlak gücü liderler tek başlarına üretmez; toplumlar da onlara verir.

Denetleme sorumluluğunu terk ettiğimiz gün, gücü sınırlama imkânımızı da kaybederiz.



Bu yüzden güçlü devlet ile güçlü lider aynı şey değildir. Güçlü devlet, yöneticileri değişse de işleyebilen devlettir. Vatandaşın hakkını tanıdığı kişiye göre değil, kurala göre alabildiği düzendir. Bir iş insanının yatırım yaparken kimin iktidarda olduğundan çok, hukukun öngörülebilirliğine baktığı yerdir. Bir öğrencinin geleceğini planlarken bakanın kim olduğundan çok, eğitim sisteminin istikrarına güvendiği yerdir.

Güven güçlü kişilerle değil, güçlü kurallarla oluşur.

Gelecek, kişilerin iyi niyetiyle değil, kurumların istikrarına güvenerek inşa edilir. Çocuğunu okula gönderen bir anne, hastaneye giden bir yaşlı, dükkân açan bir esnaf ya da fabrikaya yatırım yapan bir girişimci aslında aynı şeye ihtiyaç duyar. Çünkü hayat, sürpriz kahramanlarla değil, güvenilir düzenlerle kolaylaşıyor.

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni bir kurtarıcı aramak mı?

Yoksa ortak sorumluluk duygusunu yeniden hatırlamak mı?

Devlet sadece yönetenler değil ki. Devlet aynı zamanda vatandaşın kendisidir. Vergisini veren esnaftır, işini düzgün yapan memurdur, öğrencisine hakkıyla eğitim veren öğretmendir, kurallara uyan sürücüdür, oy kullandıktan sonra da ülkesiyle ilgilenmeye devam eden seçmendir.

Demokrasi seyircilik değil, vatandaşlık da alkışlamak ya da yuhalamaktan ibaret değil.

Kendi payımıza düşen sorumluluğu üstlenebilmektir. Toplum, yalnızca liderleri kadar değil, vatandaşları kadar güçlüdür.

Bir ülkeyi değiştiren şey, büyük kahramanlar değil; küçük görevlerini ciddiyetle yapan sıradan insanlardır.

Bugün yaşadığımız çağ, kahraman üretmeyi zorlaştırmadı; tam tersine kolaylaştırdı. Eskiden bir insanın tanınması yıllar alırdı. Bir komutanın ün kazanması için savaş meydanlarında kendini göstermesi, bir siyasetçinin güven vermesi için uzun yıllar sınanması gerekirdi. 


Şimdi birkaç dakikalık bir video, etkileyici bir konuşma ya da sosyal medyada yayılan bir paylaşım, birini milyonların gözünde kısa sürede sıra dışı kahraman yapıyor, bir o kadar da çabuk harcayıp unutturuyor.

Dün alkışlanan biri bugün linç ediliyor, dün örnek gösterilen biri ertesi gün bütün başarısızlıkların sorumlusu ilan ediliyor. Dijital çağ aslında eski bir alışkanlığı hızlandırdı. Eskiden yıllar süren kahraman yaratma ve yıkma döngüsü artık haftalar, hatta bazen günler bile sürmüyor.

Sosyal medyanın çalışma biçimi, en doğru bilgiyi değil, en çok tepki çeken içeriği öne çıkarıyor. Öfke daha hızlı yayılıyor, hayranlık daha kolay örgütleniyor, korku daha çabuk bulaşıyor. Sakin bir değerlendirme ise çoğu zaman bu gürültünün arasında kayboluyor. Karmaşık meseleleri sabırla anlatan insanlar değil, her soruna tek cümlelik çözümler sunanlar daha fazla ilgi görüyor.

Hayat, birkaç slogana sığacak kadar basit mi?

Eğitim, hukuk, üretim, bilim, kültür, dış politika, şehircilik ve toplumsal güven birbirini etkileyen büyük bir bütün. Bunlardan biri aksadığında diğerleri de bundan payını alıyor. Buna rağmen tartışmalarımız çoğu zaman yine tek bir kişinin etrafında dönüyor. Sevenler bütün başarıyı ona yüklüyor, sevmeyenler bütün sorunları onunla açıklamaya çalışıyor. Sonunda asıl konuşmamız gereken mesele yine geride kalıyor.

Belki de Türkiye'nin hiç değişmeyen alışkanlığı budur.

En çok değiştirmesi gereken alışkanlık da budur. Uzun yıllardır siyaseti kişiler üzerinden tartışıyoruz, projelerden çok karakterleri, kurumlardan çok liderleri konuşuyoruz. Bir düzenin nasıl işleyeceğinden çok, başında kimin olacağını tartışıyoruz. Oysa sağlam sistemler, iyi insanların gelmesini bekleyerek kurulmuyor.


Çocuğunu okula gönderirken bakanın kim olduğundan çok eğitim sisteminin niteliğine güvenmeli, iş kuran biri, iktidarın değişmesinden değil, kuralların değişmesinden endişe duymalı. Böyle bir düzen kolay kurulmaz. Kanun çıkarmak yetmez; o kanuna inanacak bir toplum da gerekir.

Devlet kadar vatandaşın da sorumluluk taşıdığı bir düzendir.

Belki de bütün mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Biz gerçekten iyi yöneticiler mi arıyoruz, yoksa düşünme yükünü omuzlarımızdan alacak yeni kahramanlar mı? Öyle ki bu kahramanları sadece yönetimde değil, dinî inançlarımızda da arıyoruz.

Bunun sonucu da sloganlar, sözler, yüzler değişiyor ama hayal kırıklıkları değişmiyor.

İnsan neden sürekli kahraman arıyor?

Ne kadar çok kahraman çıkardığımızla değil; kahramanlara ihtiyaç duymadan ayakta durabildiğimizde toplum oluruz.

 

 


 

 Yayın: Bayram Ali Akyüz, İtiraz Payı, 22 Eylül 2026

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Yokuş, Bir Şehir: Akaretler’in Hikâyesi