Kayıtlar

Ekim, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Vitrin değişiyor, düzen kalıyor

Resim
  Türkiye’de kamu harcamaları, siyasi etik ve yolsuzluk iddiaları neden olayın içeriğinden çok ilgili yöneticinin partisine göre tartışılıyor? İktidarın, muhalefetin, medyanın ve seçmenin bu tutumdaki sorumluluğu ne? Bir belediyenin harcaması tartışıldığında ilk sorulması gereken, belediyeyi hangi partinin yönettiği değil, paranın nasıl ve ne için kullanıldığıdır. Türkiye’de ise tartışma çoğu zaman bu soruyla başlamıyor. Siyasi çevreler önce harcamayı yapan yöneticinin kimliğine bakıyor. Ardından aynı türden bir işlem için birbirinden farklı gerekçeler ileri sürülebiliyor. Bir partinin yönettiği belediyenin organizasyon gideri gereksiz bulunurken başka bir partinin benzer harcaması hizmet olarak savunulabiliyor. Tartışma tersine döndüğünde bu kez savunanlarla eleştirenler yer değiştiriyor. Harcamanın koşulları, sözleşmenin içeriği ve kamuya sağladığı yarar ise yeterince konuşulmuyor. Bu yaklaşım yalnızca belediyelerle sınırlı değil. Kamu ihalelerinde, personel atamalarında ve siyas...

Varlıklıya Hibe Vermek Adalet mi?

Resim
  Türkiye'nin en zengin insanlarından birinin İstanbul'da riskli bir binada konutu olduğunu düşünün. Bu kişinin binasını yenileyecek yeterli parası var. Buna rağmen devlet, kentsel dönüşüm kapsamında kendisine karşılıksız hibe veriyor. Şimdi aynı binada yalnızca emekli maaşıyla geçinen, birikimi bulunmayan başka bir konut sahibini düşünün. O da aynı hibeyi alıyor. İki insanın ekonomik durumu tamamen farklı. Aldıkları karşılıksız destek ise aynı. İstanbul'da uygulanan Yarısı Bizden kampanyasında devlet, riskli konutların dönüşümü için 875 bin lira hibe, 875 bin lira kredi ve 125 bin lira tahliye desteği veriyor. Açıklanan genel koşullarda gelir veya servet üst sınırı bulunmuyor. Bir hak sahibi, diğer konutları için aynı hibeyi değil, kredi desteğini alıyor. Kendi konutunu yenileyecek maddi gücü bulunan birine devlet neden karşılıksız para veriyor? Kentsel dönüşümün amacı insanların güvenli binalarda yaşamasını sağlamak. Devletin bu süreci desteklemesi gerekli. Ancak kamu yar...

Beşiktaş'ın kaybolan dereleri... Osmanlı'dan cumhuriyete, çocukluğumdan bugüne

Resim
  Benim mahallem Dikilitaş'tı. Çocukluğumda Ihlamur, Fulya ve Dikilitaş çevresinde küçük sular akardı. Bunların bazıları yazın bile kurumazdı. Biz çocuklar o sularda oynardık. Ayazma Deresi'nin açıkta kalan bazı bölümlerini de hatırlıyorum. Ambarlıdere'nin açıkta akan çok küçük bir bölümünü ise az hatırlıyorum. Bugün bu yerlerin çoğunda apartmanlar, yollar ve parklar var. Beşiktaş'ın eski derelerini düşündüğümde önce bunlar aklıma geliyor. Fakat bu derelerin geçmişi bizim çocukluğumuzdan çok daha eskiye dayanıyor. Beşiktaş'ın yukarı mahallelerinden Boğaz'a doğru uzanan vadilerinde eskiden birçok dere vardı. Yıldız, Teşvikiye, Fulya, Dikilitaş, Balmumcu, Ulus ve Etiler tarafındaki yamaçlardan gelen sular, bu vadiler boyunca denize ulaşırdı. Derelerin çevresinde bağlar, bahçeler, bostanlar ve ağaçlık alanlar bulunurdu. Bunların en çok bilinenlerinden biri Ihlamur Deresi'ydi. Fulya tarafından gelen su, Ihlamur Vadisi'ne indikten sonra Ihlamur Deresi adıyla ...

Robot hazır, insan nerede

Resim
Yayın: Independent Türkçe, 15 Ekim 2026, Perşembe  Çalışma hayatını yıllardır yaka renkleriyle anlatıyoruz. Üretimde çalışanlara mavi yaka, ofis ve yönetim işlerinde çalışanlara beyaz yaka dedik. Sonra gri yakayı konuşmaya başladık. Şimdi bunların yanına bir yenisi geliyor: metal yaka. Robotlar, otomasyon sistemleri ve yapay zekâ artık çalışma hayatının içinde. Fabrikadan depoya, ofisten hizmet sektörüne kadar pek çok işi üstleniyorlar. Peki metal yaka geldiğinde insana ne olacak? Türkiye açısından sorulması gereken soru bence başka: Bu makineleri kim kuracak, kim çalıştıracak, kim bakımını yapacak, arıza çıktığında kim müdahale edecek? Mesele makineyi almak değil, onu çalıştıracak insanı yetiştirmek. Türkiye’de iyi yetişmiş teknisyen ve teknikere bugün de ihtiyaç var. Önümüzdeki dönemde bu ihtiyaç daha da artacak. Geçen gün bir sanayi tesisine gittim. Makine alçı sıvası üreten fabrikaya 3 robot alınmıştı. Bana anlatılan hesaba göre bu robotlar yaklaşık 8 kişinin yaptığı işi üstlen...

Kardeşliğin de Bir Vicdanı Olmal

Resim
  "Kardeşlik, yanlış gördüğünde susmak değil; vicdanla konuşabilmektir."   Biz yaptık, siz yapmayın! Biz yaptık, yanlış yaptık. Biz çektik, siz çekmeyin. Bundan daha dostça bir uyarı olabilir mi? Okul kapısında bir çocuğun özgürlüğünü elinden alarak çağdaşlık olmaz. Bunu Azerbaycan’a karşı olduğumuz için değil, tam tersine Azerbaycan’ı kendimize yakın gördüğümüz için söylüyoruz. Karabağ’ın acısını birlikte yaşadık Birinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın acısını yüreğimizde hissettik. 1992’de o günler yaşanırken aynı zamanda Balkanlar’da Sırplar Boşnakları katlediyordu. İkinci Karabağ Savaşı’nda Türkiye yine Azerbaycan’ın yanında durdu. İşgal edilen Azerbaycan toprakları yıllar sonra geri alındı. Şuşa kurtarıldığında yalnızca Bakü sevinmedi. Türkiye de sevindi. Ben de sevindim. Hepimiz sevindik. Karabağ bizim için sadece toprak değildi. Kardeş bildiğimiz bir milletin yıllardır yaşadığı acıydı. Karabağ’da evladını toprağa veren anneler gördük, babalar gördük. O annelerin, baba...

Herkese Aynı Ölçü

Resim
"Başkasının yanlışına meydan okuyanlar, sıra kendi tarafına gelince neden susuyor; yoksa vicdanın da mı partisi var?" Dervişe sormuşlar: “Deve türkü söyler mi?” “Dinleyecek eşek bulursa gazel bile okur,” demiş. Şu aralar bizim siyasetin hâli tam da bu. Herkes konuşuyor, işine gelen işine geldiğini duyuyor. İktidar muhalefete, muhalefet iktidara... Bel üstü, bel altı vuruşlar, transferler... Herkes karşı tarafın yaptığını anlatıyor. Ama aynı olayın içine kendi partisi ya da kendi kitlesi karışınca ağızlar susuyor. Başkasına söylediği sözleri kendisine söyleyemiyor. İşte kızdığımız da bu... İncir kabuğunu doldurmayan konularda bile açıklama yapan sivil toplum kuruluşları, her konuda söyleyecek sözü bulunan lafazanlar, iş ciddi meselelere gelince sus pus. Bir insan yanlış yaptıysa hangi partiden olduğunun ne önemi var? i İktidardaysa başka, muhalefetteyse başka konuşacak değiliz. Başkasına sorduğun soruyu kendinden olana neden soramıyorsun? Soramıyorsan söylediğin sözün ne değer...

Vicdan Yoksa Ha Şeytan Ha İnsan!

Resim
İ nsan, yaptığı kötülüğü anlatırken kolay bir cümleye sığınır: “Şeytana uydum.” Sanki kendisi istememiş, karar vermemiş, yalnızca bir fısıltının peşinden gitmiş gibi… Bugün bazı kötülükler saklanmaya bile gerek duyulmadan, göz göre göre yapılıyor. Aldatan, yaptığını marifet sayabiliyor; zulmeden, haklı olduğunu söylüyor. Haksızlığı görenlerin bir kısmı da başını çeviriyor. Böyle zamanlarda insanın aklına şu soru geliyor: İnsan bu kadar şeytanlaşmışsa, şeytana gerçekten gerek kaldı mı? Soru, şeytanın varlığını tartışmak için sorulmuyor. Asıl mesele, insanın kendi yaptıklarının sorumluluğunu ona yüklemesi. Kur’an-ı Kerim’de şeytanın insanı kötülüğe çağırdığı anlatılır. Fakat bu çağrı, insanın kararlarını ve yaptıklarını kendi sorumluluğu olmaktan çıkarmaz. Birini aldatma düşüncesiyle onun güvenini adım adım sömürmek arasında insanın verdiği kararlar vardır. Öfke duymakla, gücünün yettiği birine zulmetmek arasında da öyle. Aklından kötü bir düşünce geçmesiyle onu eyleme dökmek aynı şey mi...