İçimdeki Miting!
Genellikle gezilerimiz için sabah erkenden, daha güneş uyanmadan çıkarız yola.
Günü kazanmak, sessizliğin içinde hareket etmek ve o huzuru içimize sindirebilmek içindir bütün bunlar.
Biz yola koyulurken şehir de yavaş yavaş uyanmaya başlar.
Öyle ki şehir henüz uykusundan kalkarken biz çoktan kilometrelerce yol almış, bazen de yorulmaya başlamış oluruz.
Ama zamanla fark ettim ki bu yorgunluk yalnızca bedenden gelmiyor.
Asıl yorgunluk, ruhun ve zihnin taşıdığı ağırlıktan kaynaklanıyor.
İnsan yürüdükçe düşünceleri de harekete geçiyor. Sanki zihnindekiler adımlarına yetişmeye çalışıyor, geride kalmamak için birbirleriyle yarışıyor.
Bir süre sonra anlıyorsunuz ki insan yalnızca konuşmayı bıraktığında değil, düşüncelerini susturabildiğinde dinleniyor.
Çünkü susmak, zihindeki gürültüyü her zaman azaltmıyor.
Kafamızın içinde dönüp duran düşünceler devam ettikçe yorgunluk da bitmek bilmiyor.
İnsan gerçekten yalnızca susarak değil, zihnindeki gürültüyü azaltabildiğinde dinlenebiliyor.
Çoğu zaman bizi yoran şey yaptığımız işler değil, durmadan düşünüp durduklarımızdır.
Dinlenmek yalnızca fiziksel bir eylem değildir. Ruhun da dinlenmeye ihtiyacı vardır.
Zihnimizin hiç bitmeyen gürültüsü
Dün yaşananlar, bugün karşılaştıklarımız, yarın ne olacağına ilişkin kaygılar...
Geçmişin muhasebesi, bugünün sorunları ve geleceğin belirsizliği...
Dış dünyanın gürültüsü, farkına bile varmadan zihnimizin içinde hiç bitmeyen bir uğultuya dönüşüyor.
Peki, bütün bunlardan kurtulmak için hiçbir şey yapmadan oturmak mı gerekiyor?
Elbette hayır.
Çünkü boş durmak, ilgisiz kalmak, okumamak, çalışmamak ve hayattan uzaklaşmak da insanın içinde başka bir boşluk oluşturuyor.
Bu defa zihnimiz gereksiz düşüncelerle, anlamsız tartışmalarla ve bitmek bilmeyen konuşmalarla dolmaya başlıyor.
Yani hareket etmek de yoruyor, hareketsiz kalmak da.
Asıl mesele ne kadar hareket ettiğimiz değil, zihnimizde neleri taşıdığımızdır.
Her şeyi çözmek zorunda mıyız?
Kendimize şu soruları soralım:
Her şeyi çözmek zorunda mıyız?
Her sorunu halletmek zorunda mıyız?
Bu soruları kime sorsak büyük çoğunluk “Hayır” diyecektir.
Ama iş yaşamaya gelince öyle olmuyor.
Teknoloji ve iletişim çağında yaşayan insan, neredeyse her konuda söz söylemek zorunda hissediyor kendisini.
Siyasetten futbola, ticaretten ekonomiye, aile hayatından toplumsal meselelere kadar her alanda fikir yürütüyoruz.
Bildiğimiz konularda da konuşuyoruz, bilmediklerimizde de.
Üstelik yalnızca fikir yürütmekle kalmıyor, çoğu zaman bütün sorunları çözebileceğimizi düşünüyoruz.
Günlük hayatımıza şöyle bir bakalım.
Bizi daha çok yoran şey sorunların kendisi mi, yoksa her sorunu çözmeye çalışmak mı?
Belirsiz kalan her mesele zihnimizde bir yük hâline geliyor.
Cevabını bulamadığımız sorular, sonuçlandıramadığımız tartışmalar, değiştiremediğimiz olaylar...
Hepsini zihnimizin bir köşesinde taşımaya devam ediyoruz.
Oysa hayatın önümüze koyduğu her sorun çözülebilir değildir.
Her olaya müdahale edemeyiz.
Her insanı değiştiremeyiz.
Her yanlışlığı düzeltemeyiz.
Her tartışmanın sonunda haklı çıkamayız.
Buna rağmen bütün enerjimizi çözmeye, değiştirmeye ve sonuç almaya harcıyoruz.
Belki de asıl yük, sorunun kendisinden çok şu düşüncedir:
“Bunu mutlaka çözmek zorundayım.”
Hâlbuki bazı sorunlar çözülebilir, bazıları zamanla hafifler, bazılarını ise yalnızca kabullenerek taşımayı öğreniriz.
Galiba bizim en çok zorlandığımız şey, çözemediğimiz meselelerle yaşamayı öğrenmek.
Dağ başında bile içimizde bir miting var!
Dağ başında, ormanın derinliklerinde ya da deniz kenarında sessizce yürüdüğümüzü düşünelim.
Etrafımızda kimse yok.
Ne trafik gürültüsü var ne telefon sesleri ne de kalabalıkların uğultusu.
Kuş sesleri, rüzgâr ve doğanın kendi sessizliği...
Ama bütün bu sessizliğe rağmen içimiz susmuyor.
Düşünceler birbirini kovalıyor.
Dün yaşadığımız bir tartışma yeniden başlıyor. Yarın yapacağımız bir iş zihnimizi meşgul ediyor. Henüz gerçekleşmemiş olayların hesabını yapıyoruz.
Bazen geçmişle tartışıyor, bazen geleceğe cevap yetiştiriyoruz.
Etrafta kimse yok ama kafamızın içinde sanki büyük bir kalabalık toplanmış.
Herkes konuşuyor.
Herkes bir şey söylüyor.
Herkes haklı çıkmaya çalışıyor.
Dışarıda sessizlik var ama içimde miting var!
İşin ilginç tarafı, bu mitingin hem konuşmacısı hem dinleyicisi yine kendimiziz.
Bir türlü kürsüden inmiyoruz.
Bir türlü kalabalığı dağıtamıyoruz.
Hâlbuki doğaya çıkmamızın, dağlarda yürümemizin ve kalabalıktan uzaklaşmamızın nedenlerinden biri de bu gürültüden kurtulmak değil miydi?
Demek ki yalnızca bulunduğumuz ortamı değiştirmek yetmiyor.
İnsanın kendi iç dünyasında da bir değişime ihtiyacı var.
Susmak başka, sakinleşmek başka
Huzur dediğimiz şey yalnızca dış dünyanın sessizleşmesi değildir.
İnsanın iç dünyasının da yavaşlamasıdır.
Zihin yine düşünür, elbette düşünecektir.
Ama artık bağırmaz.
İnsanı bir düşünceden diğerine sürükleyip durmaz.
Her meseleye hemen cevap verme, her sorunu çözme ve her tartışmaya katılma zorunluluğu hissettirmez.
Çünkü huzur, düşüncelerin tamamen yok olması değil, onların insan üzerindeki baskısının hafiflemesidir.
Şunu da fark ettim:
Her ne kadar dağ başında yürümeyi, doğanın sessizliğini ve yalnız kalmayı sevsem de birkaç gün geçmeden kalabalığı özlüyorum.
İnsan sesini, sohbeti, dost meclislerini ve şehir hayatının hareketliliğini aramaya başlıyorum.
Demek ki mesele yalnızca dağda, ormanda veya şehirde olmak değil.
Mesele, ruhumuzun ve zihnimizin bulunduğumuz yerde nasıl hissettiğidir.
İnsan bazen kalabalığın ortasında huzur bulabilir, bazen de ıssız bir dağın başında kendi düşüncelerinin gürültüsünden kurtulamayabilir.
Burada önemli bir ayrım var:
Susmak bir eylemdir, sakinleşmek ise bir hâldir.
İnsan susabilir.
Kendini tutabilir, konuşmayabilir, tartışmadan uzaklaşabilir.
Ama içinde tartışmalar devam ediyorsa bu gerçek anlamda sakinleşmek değildir.
Yalnızca düşüncelerini bastırmış olur.
Üstelik bastırılan düşünceler ve duygular, çoğu zaman başka bir zamanda yeniden karşımıza çıkar.
İçimizdeki kalabalığı dağıtabilmek
Belki de günümüz insanının en büyük ihtiyaçlarından biri, kendi zihniyle barışabilmektir.
Her konuda fikir sahibi olmak zorunda olmadığını kabul etmek...
Her tartışmaya katılmamak...
Her sorunu üstlenmemek...
Geçmişte yaşanan her olayın hesabını yeniden yapmamak...
Henüz gelmemiş günlerin bütün yükünü bugünden taşımamak...
Bunlar ilgisizlik ya da hayattan kaçmak değildir.
Aksine insanın kendi sınırlarını tanımasıdır.
Çünkü düşünmek başka, düşüncelerin esiri olmak başkadır.
Sorunlarla ilgilenmek başka, bütün sorunları kendi omuzlarına yüklemek başkadır.
Bazen yürümek gerekir.
Bazen durup manzaraya bakmak.
Bazen konuşmak, bazen susmak.
Ama en önemlisi, bütün bunları yaparken zihnimizin de bizimle birlikte dinlenmesine izin vermektir.
Yıllardır dağlarda, yaylalarda, ormanlarda yürüyorum.
Her yürüyüşte yeni bir yol, yeni bir manzara, yeni bir güzellik görüyorum.
Fakat zamanla şunu daha iyi anlıyorum:
İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, zihnindekileri de beraberinde götürüyor.
Dağların sessizliği bize huzurun kapısını açabilir.
Ama o kapıdan içeri girmek yine bizim elimizdedir.
Belki de gerçek huzur, dışarıdaki kalabalıktan kaçmak değil, içimizdeki kalabalığı yönetebilmektir.
Çünkü insanın en yorucu mitingi, bazen kendi içinde yaptığı mitingdir.
Ve belki de en büyük özgürlük, o mitingi bitirip kendi iç sesini huzurla dinleyebilmektir.
Yayın tarihi: Bayram Ali Akyüz, Independent Türkçe, 26 Nisan 2026, Pazar

Yorumlar
Yorum Gönder