Doğa - Çevre Seyahat - Gezi Yaşam

VIZVIZ TEPE

Yazı : Metin Kondel

Salmankaş (Salmangas) geçidindeki tabelalara sıkılmış mermilerin izleri hayatın kör noktalarındaki sinsi öfkelerin açık delilleri gibi. Tuncer’in deniz seviyesinde katlandığımız o iğrenç esprileri iki bir altı yüz rakımda da pek değişmişe benzemiyor.
” Arkadaşlar, Salman Rüştü geçidine ya da İlyas Salman geçidine hoş geldiniz! Bu günkü parkurumuz, gördüğünüz gibi bu kupkuru dağlar!” Bayram Ali etrafı biraz süzdükten sonra ;

”Kendimi Şener Şen’in Avrupa diye kamyonla getirip İstanbul’a bıraktığı o saf Anadolu köylüleri gibi hissediyorum. Biraz politik bir yorum olacak ama aldatıldım, sanki.”

Karadeniz’in o güzelim yaylalarından çok Vahşi Batı’da tehlikeli bir vadide yol alıyor gibiyiz. İnsan bu öksüz hislere gark olunca ve de yorulunca oturup ağlamak istiyor, değil mi Bayram Ali? Bu tuhaf hissi çayırları kızarmış dağların ıssız bakırsı görüntüsü biraz daha depreştiriyor. Madeni renge çalan neşesiz dağların kuzeye bakan yamaçlarında yer yer kar öbekleri var. Güney yönünde Aydıntepe Köyü ve buğulu bir tabakanın altında Bayburt ovası görülüyor. Güneydeki dağların maviliğini kuzey yamaçlarına düşmüş kar kütleleri keskinleştiriyor. Dört bir yanda göz alabildiğine bir derinlik var. Sahile sıkışıp yaşayan insanlar için bu durum bir tür doğal tedavi. Araklı tarafındaki vadi çok daha kuru ve mendili bıraksan yutacak gibi görünüyor.

Bir dağ, onun yanında bir dağ daha, onun da arkasında görkemli bir dağ. Kıran yaylasının sırtından Vızvız Tepe’ye doğru ilerledikçe manzaramız bir kutunun içinden çıkan başka bir kutu hediyeye dönüşüyor. Ardından onun içinden başka bir kutu çıkıyor, onu bir başka kutu takip ediyor. Onu da bir başkası.Bu böyle sürüp gidiyor. Zaman zaman hissettiğimiz soğuk rüzgâr yakınlardaki likenli taşlarda uğultuya bazen de boğuk bir ıslığa dönüşüyor.

Etrafta insanın bu dağlarla sahici bir illiyet kurabileceği hiçbir şey yok. Bütün bu devasa boşluk geceleri bizim değil cinlerin perilerin yani. Kuzey tarafında vadinin içine kümelenmiş donuk ve hayatsız bir yayla mevcut. En güzel şey, o yayladaki birkaç evin renkli ondülin çatısı. Kıran yaylasının sırtındaki nesneler o denli mat renkte ki insan tepeleri tırmandıkça insan sanki dipsiz bir boşluğun içine düşüyor. Kayalardaki sarı likenlerin rengi bile insanın gözbebeklerini okşuyor. İlhan bu doğa kısırlığında kurumuş bir eşek dikeni çiçeği görünce bile dikkat kesiliyor. Mehmet ise kömürü bulan Uzun Mehmet gibi taşlar arasından yörüyor.

Geçmiş yıllarda ermiş kar kütleleri altında ezilip sararmış, top top olmuş çayırlar. Aralarında biten geven dikenleri.Kurumuş inek dışkısı. Kireç gibi köpek dışkısı. Zeytin civitine benzeyen koyun dışkısı. Dağınık kayalardan insan eli değerek yapılmış ilkel bir taş anıt. Kışa hazırlık yapan köstebekler toprağı yüzlerce yerden eşip küçücük tepecikler oluşturmuşlar. Kardan borandan sonra eriyip akmış kar suları toprakta zoraki arklar oluşturmuş.

Her şey o denli yavan ve de donuk ki insan bu Kıran yaylasında yürürken kendini kuru bir gezegenin yüzeyindeymiş gibi hissediyor. Otlar, likenli taşlar, rüzgâr… Sinirlerimiz bozuluyor ama! Hedefteki tepeye yaklaştıkça tepe sanki hayatın basit kurallarını ve de perspektif kurallarını bozup bize oyun oynamaya başlıyor. Vızvız Tepe’nin ortalıkta olmayan cazibeli zirvesine tırmanmak ive bunun cin hiçbir albenisi olmayan kuru çayırlı yokuşlara katlanmak, dağılmış kaya kolonilerine dikilip bireylermiş gibi bakmak, sonra nefes nefese yürüyüp birbirinden kopan, dağılan sonra keyfi olarak toparlanan gruba katılmak mecburiyeti insana pek mantıklı gelmiyor.

Hele bu kadar parıltısız bir etkinliği Himalayalar’a tırmanan dağcılar edasıyla tepemizde dron havalandırmak tıraş makinesinden çok bizi her an sokabilecek yaban arası tehlikesiyle karşı karşıya kalmışız gibi hissettiriyor. Bu gereksiz ve de faziletsiz teknolojik durum Bayram Ali’nin olduğu gibi benim de sinirlerimi geriyor.
Hem yürürken paçalarımız tozlandı. Laf aramızda yayla yayla gezmekten, çiçekleri ezmekten kot pantolonumun ağı yırtıldı, iyi mi? Tanrının mucizeleri hiç bitmiyor? Kronometreler on bin adım diyor, Tuncer daha yolun yarısındayız, durmak yok!, diyor.

Derken Bayram Ali kendini çimlere bıraktı. Onun ardından ben bıraktım; çünkü sağ ayak başparmağıma fazla yük bindiğinden ağrıyor. Ve kahvaltıda kuymak yemediğimiz için pek randımanlı olamayacağız, değil mi Bayram Ali. Hem iki Ofluyu böylesine neşesiz bir tırmanmaya ikna edebilmek için biraz logaritma bilmek gerekiyor.

”Siz devam edim, biz size yetişiriz.” Bayram Ali ile boz çimlere uzandık. Vızvız tepe takımı oflaya puflaya gitti; mızmız takımı uzandı boz çimlere. Aman Allah’ım bu nasıl bir dinginlik. Titreşim yok ama uzaktan uğuldayan rüzgârın sesi duyuluyor. Toprak bedenimize birikmiş tüm elektriği çekip alıyor sanki. Tepede masmavi bir gökyüzü. Boz otlar kıpraşıyor. Maraş dondurması gibi bir güneş Bayburt ovasının üstünde sabitlenmiş. Burada böyle tatlı bir uyku çekmeli diye düşünüyor insanlık! Derken Bayram Ali otobüs yolculuğundaymış gibi ciddiyetsize uyudu.

Güneş ısıtıyor iyice. Bayram Ali bir anafor kütükleri yutacak gibi horluyor. Horultusu büyüyor değişiyor. Her horultu arasındaki zaman uzuyor. Horultuları arasındaki süre uzayınca insanın kulağı akustik açıdan bir hayal kırıklığına uğruyor. Ah, anneciğim o güzelim kahvaltına bile tehemmül edemeden çıkmıştım evden! İnsan yeise kapılıyor. Derken Bayram Ali yeniden horladı ve uyku gerginliği vites düşürdü.

Doğrulup yüzüne baktım, genç Darwin gibi daha doğrusu Vızvız tepe tırmanışından yırtmak için yeşil kıyafetiyle ölü kurbağa taklidi yapıyor gibiyi. Doğal olarak ben de uyumaya niyetliydim ama her defasında Bayram Ali’nin horultusu ile olası bir ayının hırıltısı arasındaki kritik eşikte gidip geliyordum. Arada bir doğrulup etrafa bakıyor sonra bu parkurun anlam ve önemsizliği karşısındaki hayal kırıklığıma geri dönüyordum. Diğer parkurlarda çam ormanları, peri bacakları gibi kayalar, ırmaklar, çeşmeler, kuşlar, metruk evler, kurumuş ağaçlar, çobanlar vardı. Bunda sadece ikide bir etrafımızda vızlayan bok sinekleri vardı.

Pusun içinden seçilen Aydıntepe Köyündeki birkaç evin dışında ortada medeniyete dair bir hayat belirtisi yok. Ben de öylece uzanmış boş gözlerle gökyüzüne bakıyordum. On beş dakika sonra Bayram Ali ”geldik mi?” edasıyla uyandı. Gün çoktan aymış olduğundan;” Ne kadar güzel toprağı var buranın, şuna bir bakar mısın? Dünya kuruldu kurulalı bu toprak böyle, hatta Hazreti Adem aleyhisselam yaratıldı yaratılalı beri. Ne bir gübre vurulmuş, ne tarım yapılmış, ne kimyevi bir şey akıtılmış, saf toprak.” Bayram Ali büyük bir mucizeye şahit oluyormuş gibi ayağa kalktı ve toprağa odaklandı. İki eliyle kara toprağı avuçladı, iyice öğütüp yere bıraktı.

Ve sonunda ”Harbiden de öyle ya!” dedi. Hayranlıkla toprağa baktı. Bu toprak hevesimize ara verip kakaolu kek, mandalina ve fındık yedik. Salmangas’ın tepesinde pet şişeler içinde Ayder suyu içtik. Kara buza rağmen ortalık Kalahari çölü gibi kupkuru. Ardından tütün faslı başladı. Hava kupkuru olunca tabakadaki tütün de kurumuş ve sararken dağılıyor. Yakınlarda kar kütleleri var. Güneşin parlak huzmeleriyle ayna gibi parlıyorlar.

Çok uzaklarda karşı dağların arasında saklanmış bir gölün yüzeyi bıçak gibi parlıyor. Etrafta tek bir ağaç bile yok. Kar öbeklerinin etrafında bile küçük bir yeşillik hayata ilişkin bir pırıltı mevcut değil. İnsan bu kadar kısır verinin olduğu bir yerden nasıl bir hikâye türetebilir ki? Vızvız tepesi ekibinden bir ses bir ıslık duymak istiyor insan ama sanki hayatımızda hiç olmamışlar gibi yoklar. Her yer ve her şey çırılçıplak.

Bütün bu kasvetli havayı Bayram Ali’nin Kıran yaylasının toprağını eşe dosta övdüğü bir canlı yayın yaparak, bütün Bayburtlu dostlarının gurbet ateşine canlı görüntülerle su serperek dağıtıyor. Ben sabahın vadilere düşen güneşinde hangi dağın gölgesi İsmet İnönü’ye benziyor diye bakınırken Bayram Ali Vızvız Tepe hatırası diye Kıran yayla sırtlarındaki karlara uzanıp pozlar vermişti. Ama bütün bunlar, bu faydasız şeyler insanın can sıkıntısına bir türlü çare olmuyorlar. Asıl sanat koca bir kaya kütlesinin ardındaki bir kayanın savaşa hazırlanan asil bir at gibi görüşünü fark etmek.

Üstelik toza toprağa karışmış gözlükleriyle. Vızvız ekibi zirvede olmanın haksız gururunu yaşarken biz Bayram Ali ile aşağıda ata benzeyen koca bir kaya kütlesi üzerinden heykel sanatının sınırlarını keşfediyorduk bu kısız doğada. O anda Bayram Ali’nin saf bir Ortaköy beyefendisi ile Ofluluk arasında gidip gelen kararsız halinin aslına rücu ettiğine şehit oldum.

”Bravo Bayram Ali, bunu sadece İstanbul’da sanatı keşfetmiş bir Oflu görebilirdi!”
Biz tepeye tırmanan ekibin arkasından beyhude vızvız ekibi, diyoruz; onlar ise arkamızdan zora gelemeyen Oflular manasında mızmız ekibi ya da mangaldaki saç kavurmaya ilk salça olanlar anlamında cızbız ekibi diyorlar. Ve böylece tanrının huzuruna eşit şartlarda çıkıyoruz. Normalde tırmanmayı yarıda bıraktığımız için susmamız gerekiyor. Ama uyuz eşekler gibi tırmandığımız bu kuru parkuru uğruna üzülecek bir şey olarak görmüyoruz. Önümüzdeki parkurlara bakıyoruz. Diğer parkurların bizi kendine çeken ölçekli bir tabiat hikâyesi vardı. Burada kuru çayırlardan başka bir şey yoktu.

Vızvız tepeye çıkmanın bir anlamı yok; zira biz iki Oflu burada da tanrıya yeterince yakınız! Yaşlandığımızı kabul etmiyoruz çünkü gençler bize ne metroda ne de dolmuşta hâlâ yer vermiyorlar.

Buralarda bir yerlerde ”Balahor” diye suyu acı bir yayla varmış. Aslında yayla değil eski bir köyün adı Balahor. ”Paleo”, Rumca’da eski demek zaten. ”Hor” da horiya (köy) kelimesinin kısaltılmış hali. Paleohoriya zamanla paleohor, (balahor) olmuş. Anladığım kadarıyla Araklı’da doğal oluşumla sıralanmış düz kaya öbeklerine Araklı’da galeri’den bozaraka galer diyorlar. Birbirine benzeyen şeylerin sıralandığı yer anlamında. Salmangas gecidine dönerken birbirimizden koptuk.

Çimlerde şeytana sıkılmış Sterling marka fişeklerin boş kovanları vardı. Hatta boş bir fişek kutusu bile gördüm. İki Oflu olarak Vahşi Batı’ya benzeyen bu yerde yeterince risk aldığımızı hissettiğimizden sipere yattık. Savunmamız bu yönde. Bu denli kısır bir doğada, bu kadar yüksek rakımda, vapvahşi Batı şartlarında iki Oflu’yu Vızvız tepesi gibi ucuz bir tepeye tırmandırmak için çok daha fazla şeyler gerekiyor.

Yazan : Metin Kondel

 

Yorum Yaz