Post Top Ad

LİVERA GEYİKLERİ EFSANESİ


 (Yusuf Bulut, Livera geyikleri kitabından )
Livera, Trabzon Maçka’sının yanı başında büyük ve kalabalık bir köy idi. Maçka onun kucağında oturan bir çocuk gibi sayılırdı. O günün Liveralılarına sorarsanız Osmanlı ülkesinde “Osmanlılığın” şeref ve itibarı kendilerinden sorulur. “Neden?” derseniz; Osmanlının ulu Padişahlarından biri olan Yavuz Sultan Selim Han hazretlerinin annesi, Gülbahar Hatun Hanım Sultan bir Livera kızıydı. Gülbahar, Hanım Sultan olduktan sonra Trabzon ve çevresi halkına pek çok hizmetlerde bulundu. Halen de kabul görüyor ama o günlerde hem Müslüman hem de Hıristiyan ahali ona mistik bir saygı duyardı. Kurduğu “Gülbahar Hatun Vakfı” aracılığı ile Trabzon’a pek çok hizmetler sundu, açları, geleni geçeni yedirdi içirdi doyurdu. Sağlığında bile halkın gözünde bir efsane, bir evliya olarak söz edildi kendisinden. Bir şey daha vardı; Onun bir Livera kızı olması nedeniyle köyünün halkı emrinde ve hizmetindeydi. Livera yaylalarında üretilen yağ ve peynir Trabzon’a, Vakfın mutfağına gönderilirdi.
Hanım Sultan, her iki din’e mensup ahali tarafından dahi kendilerinden biri olarak kabul görürdü. Hem kilise hem de Cami cemaatinin saygısına mazhar oldu.
Yüzyıllar boyunca, Hanım Sultanın Evliyalığı Trabzonlular için bir moral, ama özellikle eski Liveralılar için, gurur kaynağı olmaya devam etti.
1900 senesinin yılbaşısı Hıristiyan dünyasında olduğu kadar Livera’da da mümkün mertebe amacına uygun şekilde kutlandı. Ne de olsa yeni bir asrın başlangıcı ve İsa öğretisinin 20. Yüzyıla ulaşması hafife alınacak bir iş değildi.
Gündüz kar yağmış ve Sumaha Dağı’ndan aşağı sarkarak Sultan Murat suyu hizasına kadar her yeri beyazlatmıştı. Şimdi kar yağışı durdu, ama hafif bir soğuk rüzgâr kendisini hissettiriyor. Güneşin battığı tarafta bulunan Karakaban dağı iki aydan beri kar altındaydı. Onun beyazlığı ay ışığı yardımıyla geceleri dev bir fener gibi aydınlığını vadi boyunca yayar.
Agios Georgios kilisesi o kadar kalabalık oldu ki, kubbesinden iğne düşse yere değmezdi. Asma katlar yan odalar dolup taştı. Dışarıda kalanlar bile oldu. Metropolit Hrisantos kilisenin önündeki makam evini açtı, kiliseye sığmayanlar oraya girdi. Gece geç saatlere kadar papazlar vaaz verdi. Vaaz aralarında ilahiler okundu. Yeni gelen yüzyılın Hıristiyanlık âlemine ve özellikle Osmanlı ülkesine, sonra da Livera’ya bereket, zenginlik ve huzur getirmesi için dualar edildi.
Bir süreden beri, geceleri iki geyik geliyordu köye. Köy içinde dolaşıyor sonra fındık bahçelerine giriyor otluyorlardı. Korkutacak bir hareket yapılmazsa insanlardan kaçmıyor sevilmelerine de izin veriyorlardı. İlginçtir özellikle ayinler sırasında kilisenin avlusuna girer çan kulesinin dibinde bekleyip dururlardı. O gece de öyle yaptılar. Geldiler, çan kulesinin altına sığındılar. Hem geviş getiriyor hem de sanki vaaz yahut ilahi dinliyorlardı. Bir ara boynuzlu olanı başını yukarı kaldırmış, Lagana tarafından esen rüzgârı kokluyordu. Boynuzsuz olanı başını erkeğinin boğazının altına doğru uzatmış öylece hiç kımıldamadan duruyordu. Bir bilmeyen görse, kilisede yapılan ibadeti izliyor veya dinliyorlar sanabilirdi. Gece geç saatlere kadar çan kulesinin altında beklediler. Liveralılar içeride onlar dışarıda yeni yüzyılı karşılamak için ibadet etti.
Kilisenin dış kapısı açıldığı zaman yarı gece çoktan olmuştu. Kandil ışıkları avluyu ve ardından çan kulesini aydınlattı. O anda geyikler ağır hareketlerle geriye döndü, yine o tembellikle selvi ağaçlarının arasından yürüyerek uzaklaşmaya başladı. Kapıdan çıkan iki delikanlı peşlerinden koştu ama onlar koşunca geyikler de hızlandı, yetişemeyeceklerini anlayınca durdular.
Kiliseden çıkan, sözü sohbeti dinlenen bazı adamlar evlerine giderken, geyiklerin kerametinden söz etti yol arkadaşlarına. Dinleyenler de; “bu işte bir hal bir keramet var” diye düşünüyordu.

Ğorğor Şalvaridis küçük Livera mahallesinde otururdu. Üç ay önce muhtar seçilmişti. Henüz yeni muhtardı ve herkese nasip olmayan bu yeni asrın ilk gecesini köyün muhtarı olarak büyük kilisede karşılamak istedi. Oysa 24 yıl boyunca sürecek olan muhtarlığını ve halkının Livera’da yaşayacağı zamanın son çeyrek yüzyılına girildiğini bilmesi düşünülemezdi elbet.
Gecenin yarısı çoktan geride kaldı. Bazı yerleri taş döşeli patika yollardan, herkes evine doğru yürüyordu. Şalvaridis ve arkadaşları iki mahalle arasındaki sırtı aşmış artık küçük Livera tarafına dönmüşlerdi. Bulutlar arasından arada bir kendisini gösteren ay, diğer yandan dağlardaki kar’ın parlaklığı önlerini görmelerine yetiyordu. Mahallenin girişindeki çam ağaçları arasından akan ırmağın ala karanlık yolu boyunca yürüdüler. Sonra sık ağaçlar arasından geçen yola ulaştılar. Artık önlerini pek de seçilemez hale geldiler, daha yavaş ve dikkatli yürümeleri gerekiyordu. Irmaktan akan suyun çağlama sesi olabildiğince çok çıkıyordu. Suyu geçtiler, ağaçlar arasından da çıktılar, Lazaridis’in evi göründü. Nereden geldiği belli olmayan bir silah sesi geceyi ikiye böldü sanki. Ses Verizena kayalıklarında yankılanarak Kudula vadisine doğru aktı gitti. “Durun!” dedi muhtar. Der demez o anda her yer zifiri karanlığa büründü. Birbirlerini göremediler. “Olacak iş değil” diye bir ses duyuldu karanlığın içinde hepsi şaşkındı. “Silah sesinin nerden geldiğini anlayabildiniz mi?” diye sordu birisi. Kimse cevap veremedi. Muhtar belinden silahı çıkardı, biraz bekledi. Sonra elini havaya kaldırdı, gecenin karanlığına doğru tetiği çekti. Onun sesi de karşı yamaçlarda yankılandı ve yankı kayarak vadi boyunca aktı gitti. Nefeslerini tutup bir cevap verilir mi diye nafile beklediler. “Gecenin bu saatinde karanlığa sıkılan kurşunların hayra alamet olmadığını düşünüyorum” dedi birisi. Herkesin içinde nedeni belirsiz bir endişe, bir kuşku olduğu halde evlerine doğru tekrar yürümeye başladılar.
Muhtar Şalvaroğlu Ğorğor, elindeki tahta kürekle sabaha karşı bastıran karın avludaki birikintisini temizliyordu. Filikoğlu Astemi iki mahalleyi ayıran sırta geldi, oradan seslendi fakat duyuramadı. Bir parmağını ağzına soktu ve ıslık çaldı. Muhtar ıslığı duydu, o da aynen cevap verdi. Filikoğlu; “Metropolit hazretleri papazlarla beraber toplanmış seni de istiyor, hemen gelmelisin!” diye bağırdı. Söyleneni anladı Şalvaroğlu. “önemli bir şey olmalı” diye geçirdi aklından, elindeki küreği evin duvarına yasladı içeri girdi. Paltosunu giyerken karısı Desmina’ya durumu anlattı; “Önemli bir şey olmalı” dedi. Tekli tabancasını palaskasına taktı, barut kesesini de yan cebine koyup çıktı.
Sabaha karşı yağan kar yolda yürümeyi zorlaştırıyordu. O yüzden metropolitlik binasına ancak yarım saatte gidebileceğini hesap etti.
Küçük Livera geride kaldı, gökyüzü bulutlarla kaplı. Muhtar Verizenaya doğru baktı, yağan karın köy değirmenine kadar inmiş olduğunu gördü. Şimdi de Büyük Agios Georgios Kilisesi karşıdan göründü. İki katlı Metropolitlik binası da hemen önünde ve biraz aşağısındaydı. Her iki yapı da kar kümelerinin altında beyaza bürünmüş bir gelin gibi görünüyordu. Yukarıdaki Lagana ormanı da kardan bir elbise giyinmiş genç kız misali köy içi yollarda yürüyenleri süzüyordu sanki.
Çizmeleri onu yeteri kadar koruyamadı, eriyen kar nedeniyle içleri su dolmuş, ayakları ıslanmıştı. Metropolitliğin yokuşuna varınca Turnaoğlu’na yetişti. O da çağrılmıştı, peş peşe yokuşu çıktılar.
Avluya girdiler, paçalarına sarılan kar dökülsün diye ayaklarını sertçe yere vurdular. Avlu kardan temizlenmişti, papazlar ve Metropolit de çoktan yerlerini almıştı.
Alt kata girişin yanındaki merdivenlerden ikinci kata çıktılar. Metropolitin oda kapısı açık içerisi kalabalıktı. Açık kapıyı tıkladı, Metropolit gırtlaktan çıkan bir sesle “gir!” dedi. Heybetli bir adamdı ve sırtı pencereye dönük vaziyette ayakta duruyordu. Karşısında papazlar ve köyün ileri gelen adamları oturuyordu. Muhtar ve Turnaoğlu hazırda bulunanlara selam verdi.
“Yanıma gel şuraya otur, Şalvaroğlu” dedi Metropolit Hrisantos.
Herkes sessizce onları izliyor. Uzun sakallı, kalın sesli koca adam;
“Sana büyük bir görev veriyorum Muhtar.”
Şalvaroğlu dikkatle Metropolit’e baktı, heyecandan dizleri titriyordu.
“Sen yiğit bir delikanlısın, şanına yakışır bir iş veriyorum sana.”
Muhtar önce oturanlara baktı sonra da gözlerini konuşan adamın gözlerine dikti.
“Dün gece ayinimizi izlemeye gelen geyiklerden dişi olanını vurdular.”
Şalvaridis o anı hatırladı fakat silah sesinin nereden geldiğini anlayamamıştı.
“Bu cinayet bizim için, yani Liveralılar için kara bir leke olarak kalacak. O dişi geyik belki de Meryem anamızın yirminci yüzyıla girerken oluşan bu dünyadaki gölgesiydi. Öyle olmasaydı, geyikler yıllardan beri köy içinde bizden biri gibi gezebilir miydi? Kilisenin önüne gelip çan kulesinin altına sığınarak ayinlerimizi izler miydi? Normal bir hayvan için kilise ayinleri bir anlam ifade ifade eder mi?”
Yaşlı adam konuşurken duygulandı, gözleri yaşardı. Geriye döndü, pencereden dışarı, aşağı mahalleye doğru baktı. Odadakilerin hepsi çok üzgün ve endişeli görünüyordu.
Muhtar;
“Dün gece eve giderken bir silah sesi duydum. Ortalık bir anda kapkaranlık, göz gözü görmez oldu” dedi. “Sesin nereden geldiğini anlayamadım. Ben de havaya bir el ateş ettim, cevap veren olmadı.”
“Raşi yolunda, ormana girerken yabani armut ağaçlarının altında vurmuşlar” dedi genç bir papaz.
“Şimdi anlıyorum” dedi Muhtar. “Onu vuranı yakalamak ve ondan hesap sormak boynumun borcu olsun.”
Yavaşça yüzünü içerdekilere dönen Metropolit;
“Sana güveniyorum evlat, eğer katili bulamazsan başımıza gelecek felaketin boyutunu ne sen tahmin edebilirsin ne de ben.”

Aradan bir yıl geçtiği halde dişi geyiği vuran adam bulunamadı. Ne var ki erkeği, koca boynuzları ile köye eskisi gibi gelip ortalıkta dolaşıyordu. Arada bir kiliseye de gidiyor ama artık çan kulesinin dibine yanaşıp ayinlerle ilgilenmiyordu. Bazen meleyerek köy içi yollarda koştuğu olurdu. İnsanlar onun için; “Eşini arıyor” şeklinde yorum yapardı. Arada bir ormana giderdi. Hava güneşli olduğunda döner, köy içi yollarda dolaşır, kiliseye de mutlaka uğrar ama çok durmaz geçip giderdi. Sonra da bir fındıklığa girer otlamaya başlardı. Kadınlardan ve çocuklardan kaçmazdı.
Aradan seneler geçti, boynuzları iyice dallanıp budaklandı, yaşı da oldukça ilerledi. Bir sonbahar günü ormana girdiğini gören oldu da çıktığını bilen olmadı. Köylüler sonraki günlerde aylarca aradılar onu. Bazıları İsa’nın yanına uçtuğunu, bazıları da onu kurtların parçalamış olabileceği fikrini savunuyordu.
1910’un yılbaşı yaklaştığı halde o sene henüz kar yağmamıştı. Noel günüydü, köyden iki delikanlı “Ziya Kayalıkları”na doğru çıktı. Dönüşte bir erkek geyik kafa iskeleti buldular. Bunun, dillere destan ünlü geyiğin kafa iskeleti olduğunu düşündüler. O boynuzları köy içinde tanımayan yoktu zaten. Ve delikanlılar boynuzları köye götürüp Metropolit’e teslim etti.
Metropolit bir gün sonra bir bildiri yayınladı. Artık, Liveralıların bir musibete duçar olacaklarını bunun için çok dikkat etmeleri gerektiğini, istedi.
Birkaç yıl daha geçti. Birinci dünya savaşı patlak verdi. Geyiklerin öyküsünü buna yordular. Bitmez tükenmez bir savaş gibi gözüküyordu ve giden delikanlıların hiçbiri geri dönmüyordu.
Savaşın sonunda Osmanlı devleti yıkıldı. Memleket temelli sahipsiz kaldı. Dağ yolları asker kaçağı eşkıyalarla doldu. Artık hiç kimse, korkusundan yaylaya gidemiyor ve Trabzon’daki Gülbahar Hatun vakfına yiyecek bir şey gönderemiyordu. Bu kez geyiklerin olayını buna yorumladılar.
Zengin bir köy olan Livera yoksullaştıkça yoksullaşıyordu. Muhtar Şalvaroğlu ise artık ellisine yaklaşıyordu. Köye sıkça uğrayan Müslüman ve Hıristiyan çetelerine yiyecek temin etmek zorunda kalıyordu. Köy gençleri ya savaşta kaybedildi, ya gurbete gitti yahut da çetelere ekleştiler.
Maçka’nın ünlü Kaymakamı Sadullah Koloğlu bir gün onu makamına çağırdı. 

Öyle bir emir verdi ki yenilir yutulur şey değildi; “Bütün köylüler bohçasının dışında taşıyamayacağı her şeyini burada bırakarak Yunanistan’a gidecek” dedi. Bu emir karşısında muhtar dondu kaldı, her tarafı uyuştu hiçbir şey hissedemiyordu. Olduğu yere bir boş çuval gibi yığıldı kaldı. Sadece, 23 sene önce, bir gece vakti ırmağı geçerken duyduğu silah sesi kafasının tam içinde yeniden patladı. Sona da kendi silahından çıkan sesin Kudula ve Sümela vadileri boyunca yankılanarak ilerlediğini hissetti.
Kaymakam odacısını çağırdı, su getirmesini istedi. Muhtarın yüzünü boynunu ıslattılar, kendisine gelince; “Bu söylediğiniz gerçekten doğru mu Kaymakam Bey?” diye sorabildi.
Sene 1923, aylardan Şubat 24, günlerden Cumartesi ve Şalvaroğlu Ğorğor, bütün köylüleri ama çoluk çocuk ve kadınlar dahil olmak üzere herkesi büyük kilisenin avlusuna topladı. Meydana sığmayanlar çevre yolları, metropolitlik bahçesini, hatta bitişik fındık bahçelerini de doldurdu. Sadece Hıristiyanlar değil, köydeki tüm Müslümanlar da bu kalabalığın içindeydi. Ortalık ana baba gününe dönmüş her kafadan bir ses çıkıyordu. Korku, kuşku, endişe ve ‘ne olacağız’ sorusu insanları çıldırtacak gibiydi. Aslında burada ne söyleneceğini herkes biliyordu ama her işin bir çıkar yolu vardı, olmalıydı ve bu mesele de çözümlenebilirdi.
Muhtar Şalvaridis, kilise avlusunun ortasında selvi ağaçlarına yakın yerde bulunan çan kulesinin ikinci katına çıktı. Herkes ona bakıyordu. Hava bulutlu güneş görünmüyor. Sumaha Dağı’nı saran dumanlar mezere eteklerine kadar yayıldı. Deniz tarafından akan beyaz bulutlar Mulaga tepelerini görünmez hale getirmiş, yağmur işareti yok ama sıkıcı bir havanın varlığını herkes algılayabiliyordu. Muhtar;
“Kardeşlerim, arkadaşlarım, köylülerim …” diyebildi. Sözler boğazına düğümlendi, konuşamadı sustu.
Yüzlerce insanın gözü kulağı onun üzerindeydi.
Neden sonra;
“Yıllardan buyana bizi üzen geyikler öyküsünün gerçek anlamı şimdi daha iyi anlaşıldı. Hepimiz iyiye yorum yaptık, başımıza gelebilecek bu felaketi hayal bile edemedik. Devletin hakkımızda verdiği kararı duymuş olmalısınız. Hepimizi bütün köy halkını Yunanistan’a sürecekler. Bizim için bu kararı verenler, bir bakıma idam fermanımızı da uygulamaya koydu. Bundan böyle ne siz Liveralısınız ne de ben Muhtarınız” dedi ve sustu.
Herkes ona bakıyor ama söylediklerinin doğru olmadığı düşünülüyordu.
Son sözlerini de kısık ve boğazına düğümlenir şekilde söyledi;
“Artık hazırlanın… şunu da bilin ki taşıyabileceğinizden gayri hiçbir şey götürmenize izin verilmeyecek…”
Turnasoğlu Yorgo kalabalığın ortasına doğru yürüdü elini havaya kaldırarak bağırdı;
“Olmaz öyle şey, biz Osmanlıyız, Yavuz Sultan Selim’in akrabalarıyız” dedi.
İnsanlar şaşkındı, pek çoğu onu duymadı, doğrusu hiç kimse ne diyeceğini ne yapabileceğini de bilemiyordu.
Tarhanoğlu Lazaridis iki elini havaya kaldırarak haykırdı;
“Böyle saçmalık mı olur? Ben ne bilirim Yunanı, Trabzonluyum ben. Kimse köyümden çıkaramaz beni.”
Onu da duyan olmadı sanki.
Bayram oğlu Anastasios selvi ağaçları tarafındaki duvarın üzerine sıçradı, avuçlarını ağzına boru yaptı olanca gür sesiyle;
“Evimiz köyümüz ne olacak, insan insana böyle zulüm yapar mı?”
“Unutmayın ki Osmanlı olmanız, Yavuz Selimin akrabası olmanız yetmez, Müslüman değiliz! Başka dindeniz!” dedi yaşlı bir adam.
“Ama Allahımız aynı!” diye bağırdı kalabalık arasından genç bir delikanlı.
“Geyikleri hatırlayın, her suçun bir bedeli olmalı, katillerini yakalayamadık. Bu beceriksizliğin cezasını hep beraber ödeyeceğiz. Kendimizi kandırmayalım, hakkımızda verilen kararı değiştiremeyiz, bir an önce yol hazırlığına başlayalım!” Bu son sözü papaz evi tarafındaki duvarının üzerinde ayakta duran ve peştamalının ucunu sıkıca tutup çekiştiren bir geç kadın haykırdı. Onun tam önünde duvarın dibinde duran güçlü kuvvetli bir başka kadın; “Alın yazısını kimse değiştiremez” dedi ve arkasından iki parmağı ile bir istavroz çizdi göğsüne.
Muhtar başını yukarıya kaldırdı kulede asılı olan çan’a baktı. Sonra da elini uzatıp ipini tuttu, hızla kendine doğru çekti. Çıkan ses yukarıda Ziya kayalıklarına, diğer taraftan Hortokop Dağı’nı aşarak Mulaga vadisine doğru son kez yayıldı. Ve sonra, titreyen bacakları ile ağır ağır kuleden inmeye başladı, bütün köylüler olup bitenler karşısında donup kalmış, dilleri tutulmuştu sanki…
(Yusuf Bulut, Livera Geyikleri. s 10-25)
2.7.19 0 YORUM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Post Top Ad