Post Top Ad

Osmanlı İstanbul'unda Yol Yapımı, Kaldırımlar ve Kaldırım Esnafı




Osmanlı döneminde İstanbul’un kaldırımları nasıldı? Hangi kritere göre ve kimler tarafından yapılırdı? Masrafları kimler tarafından karşılanırdı? Eski İstanbul kaldırımları neden Arnavut Kaldırımı şeklinde isimlendirilmişti? Munise Şimşek yazdı.

Kaldırımlarının genişliği, yüksekliği ve başka amaçlarla kullanılıp kullanılmaması günümüz şehirleri için bir gelişmişlik ölçüsüdür. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için bu husus günlük hayatın akışını kolaylaştırır veya zorlaştırır.
Peki, İstanbul’un kaldırımları Osmanlı döneminde nasıldı hiç merak ettiniz mi? Kaldırımların genişliği ve yüksekliği neye göre belirleniyordu? Farklı amaçla kullanıldığında herhangi bir cezai müeyyide uygulanıyor muydu? Ya da Osmanlı İstanbul’unda yaşayan halkın da bizim gibi kaldırımlarla ilgili şikâyetleri var mıydı?
Her ne kadar Osmanlı İstanbul’u hakkında merakımızı köpürtse de bu sorular, tarih metodolojisi açısından oldukça problemli. Çünkü anakronizm (geçmişi bugüne göre anlamlandırma) içeriyor. Lafı çok uzatmadan meseleyi hemen açıklığa kavuşturalım. ‘Sadece yayaların kullanacağı yol’ anlamındaki kaldırım, modern döneme has bir uygulama ve İstanbul söz konusu olduğunda bunun tarihi, kaynaklara göre 1850’lerden önceye gitmiyor.
Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse bugün kullandığımız anlamda kaldırım, modern şehirlerin ihtiyaçlarına binaen tezahür eden modern yolların yapımıyla ortaya çıkmış. Önce tekerlekli at arabalarının yaygınlaşması, ardından da motorlu araçların kullanımı, yayaların güvenliği açısından yolun bir bölümünün onlara ayrılması zorunluluğunu doğurmuş.
Osmanlı kaldırımsız bir medeniyet miydi?
Bu noktada aklımıza şu soru gelebilir: Öyleyse imparatorluk coğrafyasını gezen Batılı seyyahlar; Osmanlı’yı “kaldırımları olmayan bir medeniyet” olarak nitelendirmekte haklı mı? Osmanlı dönemi yol ve kaldırım yapımı veya şehir mimarisi çalışan uzmanların araştırmalarına baktığımızda bu art niyetli değerlendirmelerin gerçeği çarpıttığını açıkça söyleyebiliriz.
Çünkü Osmanlı dönemi İstanbul’unda kaldırımlar var. Ancak bizim bugün kullandığımız anlamda değil. Osmanlı İstanbul’unda kaldırım, yolun bütünü için kullanılan bir kavramdı. Bugünkü gibi sadece yayaların kullandığı alana mahsus değildi. Yani kaldırım demek yol demekti. En azından 19. asrın ortalarında kadar…
Bu bilgileri teyit için Cengiz Orhonlu’nun Güney-Doğu Avrupa Araştırmalarıdergisinde yayınlanan “Mesleki Bir Teşekkül Olarak Kaldırımcılık ve Osmanlı Şehir Yolları Hakkında Bazı Düşünceler” makalesi doyurucu bir kaynak (Sayı: 1; İstanbul,1972). Orhonlu’nun makalesine göre ‘Kaldırımcılık’ Osmanlı’da doğrudan yol yapımıyla ilgilenen mesleki bir teşekküldü.
Askeri seferler için yapılan yollar
Osmanlı döneminde yol yapımı açısından askeri seferlerin önemi büyüktü. Savaş dönemlerinde ordunun geçeceği güzergâhın hazırlanması amacıyla yollar yapılır ve bu açıdan seferler, bölge halkının refahına da hizmet ederdi. Şehir merkezlerindeki yolların yapımı ise iki şekilde olurdu:
1) Devlet tarafından yapılan yollar: Bunların yapımına ahali de katkıda bulunurdu. Herkes evinin veya iş yerinin önündeki yolun yapımından mükellefti ve bunun için gerekli mercilerce belirlenen bir ödeme yapardı.
2) Vakıfların yaptırdığı yollar: Cami, medrese, imaret vs. gibi vakıf eserlerinin ulaşım giderleri de vakıf gelirlerinden karşılanırdı.
Yol yapımı, Kaldırımcılık Teşkilatı’nın mesuliyetindeydi ve bu teşkilat doğrudan mimar başı tarafından denetlenirdi. Yazara göre 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet kayıtlarında bu esnaf grubunun çalışmaları hakkında çok sayıda belgeye rastlanmak mümkün.
İstanbul’un Arnavut kaldırımları
Payitaht olması hasebiyle ülkedeki en kalabalık kaldırımcı esnafı İstanbul’da bulunurdu. Kaldırımcıların çoğu Silivri’den temin edilirdi. Ancak bunlar genelde başka vilayetlerden gelen mevsimlik işçilerdi. Çoğunluğunu da Arnavut asıllıydı. Eski İstanbul kaldırımlarının ‘Arnavut Kaldırımı’ olarak isimlendirilmesi de onları yapan ustaların Arnavut asıllı olmalarıyla ilgili. Tabii ‘mıhlama’ ve ‘çivileme’ tekniğiyle yaptıkları muazzam yolların sağlamlığının da bunda payı büyük.
Avrupa yakasında yol yapımı için gereken malzeme Bakırköy’deki taş ocaklarından karşılanırdı. ‘Siyah Taş’ olarak isimlendirilen bu taşlar denizden kayıklarla veya karadan kağnılarla inşaat alanlarına taşınırdı. Anadolu yakasında ihtiyaç duyulan taşlar da KuleliNakkaşVaniköy’deki taş ocaklarından çıkarılır ve bunlar da ‘Beyaz Taş’ olarak isimlendirilirdi. İhtiyaca göre yine deniz ve kara yoluyla istenilen yere taşınırdı.
Yol yapımında 17. asra kadar yeni taş kullanılmasına özen gösterilmiş. Ancak bu tarihten sonra bina yapımındaki artış yüzünden taş ocakları ihtiyacı karşılayamaz olmuş ve inşaat alanlarından çıkarılan molozlar da kullanılmaya başlanmış.
Yol yapım anlayışımız da değişti
Her alanda olduğu gibi Tanzimat ile birlikte yol yapım çalışmalarında da bazı değişimler yaşanır. 1835’ten sonra bu sektör Maliye Nezareti’nin kontrolüne geçer ve şehirlerdeki çalışmalarla Şehremini, yani belediyeler ilgilenir. Sonraki süreçte imparatorluk topraklarında soşe yolların ilk örnekleri görülmeye başlanır.
Bu gelişmelerin etkisiyle 1850’den itibaren kaldırım kelimesi sadece yaya yolu anlamında kullanılır, ancak yol yapımında çalışanlara bir süre daha kaldırım esnafı denilir. Modern yolların yaygınlaşmasıyla birlikte o da ortadan kalkar.
Son söz olarak Osmanlı dönemindeki yol çalışmalarına dair arşiv belgelerine örnek oluşturması bakımından 3 Rebiülevvel 985 tarihli aşağıdaki emirnameyi paylaşalım:
İstanbul kadısına hüküm ki;Mahmiye-i mezburede olan kaldırımcılar rıka-ı ref edüp bundan akdem mahmiye-i mezburda Kırkçeşme suyu yollarının kaldırımı babında Beytülmal Emini müteveffanın sülüs malından versün deyi ferman-ı şerifi olup mahalle imamları ve müezzinleri ve sair cemaat mani olup kaldırım içün verilecek sülüs malı hacc-ı şerife ve cüz ve tescil tayin etmi deyu vermeyüp ve sülüs mal kaldırıma sarf olmak evladur deyu hakkında fetva-yı şerif dahi olup bu babda sülüs mal cem edüp lazım oldukda mahalline sarf itmek içün bir müstakim emin olunmasın reca etdükleri ecilden buyurdum ki vardukda bu hususa bizzat mukayyed olup taht-ı kazanda vaki olan imamalara ve müezzinlere ve sair cemaate ve olan naiblere gereği gibi tenbih ve tekid eyleyesin.
(Divan-ı Hümayun Mühimme Defteri, no. 31, s. 112, hüküm 273)

11.5.18 0 YORUM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Post Top Ad